Cuma, Aralık 25, 2009

"variable interval"

'insanın doğma sebebi'. Bu metni okuyan kişi, sen doğduğun zaman hatta daha özde; sen ana rahmine düştüğün zaman, bir amaca hizmet için oluştu ya bu oluş….işte bu gizli kapaklı, tepeden tırnağa merakta bırakıp, bilinmezliği ile cezbedip, ardından tüm bu acizlik hissine rağmen tanımsız bir zevki zerk edip "var olmak ne müthiş bir şey" dedirtiyor ya, sinir mi olsa insan, rahatsız mı yoksa mutlu mu olsa bilemiyorum.

hayatın kendisi, her unsuruyla bir düzen(variable interval). Düzen derken; üç kağıtçı bir düzen bu. Arala o perdeyi, çık çıkabiliyorsan o kafesten.

İnsan bu tezgah içerisinde hem hayatın kendisi ile hem kendi hayatı ile bu sistem içinde debelenip duruyor, sırf o kafesi görmesi zorlaşsın, o perdeyi her varolan farkedemesin diye. Her adım neredeyse bu düzene hizmet eder vaziyette

mesela...

bu satıra kadar takip etmiş olan gözün sahibi, ben de senin gibi "doğdum", bunu unutmayalım. Sen ne yapıp ediyorsan, ben ne yapıp ediyorsam fena halde aynı olduğumuzun kanıtı, aynı işin işcisi olduğumuzun bir göstergesi bunlar. Sen mesela ne yapacaksan 27 Aralık ta örneğin, benim yaptığımdan hiçbir farkı olmayacak.

Hz. İsa ile Hitler arasında ne fark vardı ki yapıp etme ırgatlığı düşünüldüğünde...

Dağılmasın mesele. Ana rahmine düştün mü sen, işte o hal ve durum, ana rahmine düştüğün anın 1 sn. öncesi örneğin, 1 sn. sonrası...bunlar benim "iyi ki insanım" diyebildiğim inci tanelerim. Ben bu düzenin, bu tezgahın, bu sahnenin ve bu oyunun aşığıyım. Bundan daha güzelini görmedim henüz.
 


Çarşamba, Kasım 25, 2009

Saf varoluş, sadece varolmak

Mevlana bir küpten bahseder. Küpün içi boş ise suda yüzebilir aksi halde suya gömülür der. Küp ile insanı, su ile dünyevi telaşı benzeştirir. İnsan, içindeki dünyevi kaygıları boşaltmak zorundadır der.

Her ailede mutlak bir hayvan olmalı*. Ya da her çocuk hayvanlarla ilşkili büyütülmeli. Hayvanlardaki kendiyle barışık, huzurlu ruh halinin gözlemlenmesi mühimdir. Oldukça sakinleştirici olması yanı sıra insanın kendisini kıyaslamasına da imkan verir bu gözlem. Hayvanların bu kendine has normallikleri çoğu insanın servetle satın alamayacakları bir ruh halidir. Yukarıdaki küp örneği üzerine düşünüldüğünde, hayvan ile insan arasındaki yegane fark kendini açığa çıkarır; Hayvanlarda küp, neredeyse bomboştur. Onlar, sadece yapmaları gerekeni, yapmakla mükellef olduklarını icra etmek için savaşır, çırpınırlar. Ancak onların bizler gibi huzursuz, mutsuz, piiman ve karmaşık olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunu bilemeyiz diyenler çıkabilir, ancak onları gözlemlemek sorunun cevabının zaten ortada olduğunu göstermektedir. Onlar boş bir küp ile huzurla su üzerinde yolculuklarını sürdürmektedirler. Her ne koşulda olurlarsa olsunlar.

Ancak insan, bunu başarmak için ciddi bir yönelim, odaklanma, ısrar ve disiplin ile, sağlam bir eğitim ile bu imkanı sağlamaya çalışmaktadır. Bir hayvanın sahip olduğu huzur ile insanın peşinde koştuğu küpünü boşaltma farkındalığı ve ardından gelecek olan çabası arasında çok büyük bir fark mevcut. Hayvan, bu kaygılardan ve bilinçten yoksundur. Bir hayvan küp, su ve suyun üzerindeki bu seyri ile alakalı bir bilincine sahip değildir ve bunun zevkinden ve acısından da mahrumdur. İnsan ise bunu bilebilen, hissedebilen bir yaratıktır. Farkedebilen ve o büyük hazzı yaşayabilendir.

İnsanın -hele hele günümüzde- küpü ağzına kadar doludur diyebiliriz. Ancak bunu boşaltmaları gerektiğini bilenler, boşaltmaya başlayabilenlerin hazzı, bu bilinç ve farkındalıktan mahrum bir hayvandan çok daha ötededir. İnsan denen yaratığın varoluş tecrübesinin seviyesi, kalitesi ve yoğunluğu işte bu nedenle çok daha yüksektir.

İnsan, bir hayvanı izlemelidir. Unun kaygısız ve olağan sudaki seyri gözlemlemelidir. Kendisini bununla kıyaslamalı ve kendisinde yüksek ihtimal göreceği seviyesizliği ve boşluğu farketmelidir.

İnsan farkedebilendir, hayvanlardaki erişilmez kendini bilme durum ve huzuruna yaklaşabilirse.



*Hayvanların kendi doğalarından uzaklaştırılmaları, kendilerini yaşama şanslarının ellerinden alınması bir tür zulümdür. Insan bu bencilliğe düşmeden, en uygun yöntemi bulabilecek zeka ve hassasiyete sahiptir. Bunun çok da başarılamadığının bir göstergesi olarak "pet shop" larda hayvan satışının durdurulmasının zorunlu bir insani görev olduğunu da ifade etmeliyim.

Cuma, Ağustos 07, 2009

Paul Klee

Bu dünyada kavranılamaz biriyim ben. Çünkü ölülerin arasında olduğu kadar, daha doğmamışların da arasındayım, yaratılışa, alışılmıştan biraz daha yakın ve yine de çok uzakta. {Bu şiir Paul Klee'nin (1879-1940) mezar taşında yazar.}

Klee, hayatı da şöyle tanımlar :

" Bir ressam, bir müzisyen, bir şair hatta bir romancı olabileceğimin farkındayım ama benim asıl arzum kendi benliğimi geliştirip bir "insan" olabilmektir. Aslolan kendini tanımaktır, bu da ancak ruhsal ben ile fiziksel beni ayırabilmekle mümkündür. Fiziksel ben, günlük işler peşinde olabilir ama ruhsal ben, işlemesi, üzerinde çalışılıp ortaya çıkarılması gereken,hissedilmesi,duyulması gereken yüce bir özdür. Bunun farkındalığı ile önce insan olunmalıdır yani kendini bilmek gerekir. Sanat ise o özün içinden kendiliğinden çıkacaktır."

Ayrıca Klee gençlik yıllarında yaşadığı yoğun cinsel buhrana karşın yine de tek bir kadınla hayatını birleştirmiş, herşeyi de o kadınla yaşamayı doğru görmüş ve ona "Sana çok şey vaad ediyorum, seninle beraber ahlaklı ve daha fazla insan olma sözü veriyorum" demiştir. (Not: Alfred Hitchcock'un da hayatında sadece tek bir kadın olmuştur. bu kadından önce de en ufak bir ilişkisi olmamıştır)

Yukarıdaki yazı "Kitap Zamanı" ekindeki Alphan Akgün imzalı yazıdan derlenmiştir.



Cuma, Temmuz 24, 2009

Deli deli sanıyor...

{ 4 Nisan 2009 4:30 A.M. } Bir aletle tanımlayamadığm bir şehrin içinde geziniyorum.İnsanların arasında hızlıca konum değiştirebiliyorum. Şehrin ışıklarını, sokak lambalarını, evlerin, arabaların ışıklarını kısıp açabiliyorum. Bu yeteneği ne zaman farkettim hatırlayamıyorum. İnsanların beni farketmediklerini sanıyorum, onlardan farklı bir durum mu bu diye düşünüyorum. Bir gencin yanına gidiyor, duruyorum. Omuzuna vuruyorum. Ama beni farkediyor! aniden dönüp bakyor. Telaşla selam vermek zorunda kalyorum. Kendimin şehrin delisi gibi hissediyorum, ardından öyle olduğunu düşünüyorum.

Cumartesi, Kasım 29, 2008

"Half Nelson"


Varolmanın acı olduğunu bilenler, kabul edenler ve anlatanların, uyuşturucunun çare olduğuna inanmaları, varolmanın aynı zamanda bir işkence olduğunun da kanıtı sayılabilir. Yalnızlık ise, bu farkındalığın çevrede yaydığı korkudan beslenir. Ve acının farkında olan insan, farkındalığının sonuçlarını, yalnızlığın acısını bile bile soğurur. Genellikle her gün, kimileri her solukta.

Vincent van Gogh, acaba 37 yaşında intihar etmeye karar verirken ne düşünmüştü? varolmanın aşağılık bir oyun olup bu aşağılanmaya son vermek gerektiğini mi yoksa farkındalığının sonuçlarına katlanamayacağını mı.

Half Nelson*'da yerdeki kedi maması görüntülendiğinde ne hissedersin kimbilir...

* : Yönetmen Ryan Fleck, başrolde Ryan Gosling

Pazartesi, Ağustos 11, 2008

Dr. Alan Fred Wolf

Dr. Alan fred Wolf'a göre Kuantum fiziği, atomaltı evrendeki enerji düzeyini ifade eder. Kuantum fiziğinin alanında atom altı parçacıklar sadece enerji düzeyindedirler. Ve bu parçacıklar insan
düşüncesinin yaydığı enerjiyle şekillenebilmekte, tepki verebilmektedir. İşte bu nedenle kendini tarafsız gözle gözlemleyen insanın şekillendirici olabileceğini ifade eder. yani Alan Fred Wolf'a göre "farkında olmak" evrenin gizli anahtarıdır.
"Değişen insan, farkında olmuş insandır. Bu üst düzey bakış açısına varmak için tek tek olaylar hakkında düşünmek yerine, olaylar arasındaki tümel ilişkiye bakmak gerekir. Böylece daha derine inmiş ve merkezden çevreyi izlemiş oluruz. Çevrede(çoklukta-kesrette) sürekli çalkantı, itiş kakış, dalgalanma vardır. Merkez ise(birlkte, vahdette) bütün bu çalkantılardan uzak, sakin ve durağandır."

"Merkezde benliğin istekleri yerine; sessiz bir kabul, bir tevekkül, bir tatmin vardır. Kendi hayatlarını ve içinde yaşadıkları dünyayı etkileyip değiştirmiş olanlar, farkındalıkları yüksek insanlardır." diyor Dr. Wolf.
Mevlana, mesnevi'de şöyle demektedir "Önceden sadece bir inci tanesi vardı. sen, ben yok idik."

Bu durumda "istemek","niyetlenmek" şeklinde tarif edebileceğimiz; zihni ve duyguları tek yöne yönlendirebilme eylemini düşünmemiz gerekiyor. Niyetlenmek, bir tür farkında oluştur diyebiliriz. Ya da sahip olunan enerjinin tek noktada toparlanabilmesi diyebiliriz. Niyetlenebilen ve yeterli bir konsantrasyonla isteyebilmesini başarabilen insan mesaj -ya da enerji diyelim- gönderebiliyor, iyi ya da kötü, istediği şeyle ilgili bir çağırma ya da şekillendirmeyi başlatabiliyor demektir.

Elbette bu bireysel etkiyi düşündüğümüzde, daha genel ve hatta kocaman bir çap içerisinde tüm bu etkilerin nelere yol açabildiğini düşünmemek elde değil. Peki, insan bunu acaba sadece beyinle mi yapabilmekte? yoksa insanı oluşturan tüm atomaltı parçacıkların bütünü ile derecelenen bir enerji mi sözkonusu olan? Peki ya diğer objeler ya da canlılar? Peki ya gezenler?

Astroloji konusuna girmenin pek yeri değil. ancak acaba şu bütünü oluşturan atomlarınız ve atomaltı parçacıklarınız sizce tüm bu enerjiden nasibini almış olabilir mi? siz oluşurken, ana rahminde?

Düşünün; Siz şimdi, tüm bu enerjilerle yoğurulmuş ve sonucunda oluşan madde beden içerisinde -şu anda da maruz kaldığınız bir çok enerji ile bir "istemek"eylemini gerçekleştirebilirsiniz.

Siz, kimsiniz?*

* bir yaratıcıyı kastetmiyorum. 


Pazar, Ağustos 10, 2008

Bir Yugo Nakamura esintisi daha

Dünyanın en iyi Flash Developer'larından biri olan Yugo Nakamura, yeni bir projeyle tekrar kaşımızda. Yoğun görsel tasarımdan ziyade gelişmiş Flash kodlamalarla minimal bir üslubu her işine uyarlayan Nakamura aynı zamanda ses kullanımıyla da çalışmalarında kendine özgü imzasını oluşturmuş oluyor.



fontpark ve morisawa fontu için geliştirilmiş olan uygulama yine ziyaretçinin kurcalamadan çıkamayacağı bir iş http://fontpark.morisawa.co.jp/

Pazartesi, Mart 17, 2008

Kış Gibi / Like Winter






Like Winter from delizade on Vimeo

İşleyen tabiat döngüsü içinde, hayatımızda önemli bir yeri olan mevsim değişiklikleri, hayatı ve yaşamımızı renklendiren olumlu etkilere sahiptirler. Sahip oldukları olumsuzluklar dahi, yaşamın güzelliğinin fark edilmesini sağlayan faktörlerdir. Yaz ve kış ;
Hayatı donduran, durduran, hayatı en aza indiren, cıvıl cıvıl olan yaşam unsurlarının yerine sessizlik ve soğuğu getiren kış, yaz mevsiminin tüm güzelliklerini ortadan kaldırır. Ancak, biz buna rağmen kışı kabulleniriz. “Bu, doğanın kanunu, kabul etmek zorundayız. Zaten kış olmasa, yazın kıymetini nasıl anlardık ki” deriz. Güzellikleri ortadan kaldıran bu doğa olayını sahipleniriz ve hatta onu severiz. Daha da ileri gider onda güzellikler buluruz ve hatta ona özlem duyarız. Onun da, bu hayatın bir parçası olduğunu düşünürüz; onu nefes almak kadar doğal ve masum karşılarız.

Oysa biz, yaşadıklarımız ve yaşayacağımız şeyler hakkında bu anlayışı göstermeyiz. Daha önce yaşadıklarımızı -olumsuz olanları ve hatta bazen olumlu olanlarını bile- kabullenemeyiz/kabullenmeyiz ve onlara sahip çıkmayız, reddederiz. Bunları hep dilimizde tekrarlar ve yaşatırız. Ne kadar kötü şeyler yaşadığımızı tekrar tekrar anlatırız. Bunlara uzaktan şöyle bir bakıp ne olduklarını, neden yaşandıklarını, bize ne kattıklarını düşünmeden reddederiz. Ve bu düşüncelerle, gelecekte bu tür olaylara hazırlanmak, onları anlayışla karşılamak yerine tam tersi davranıp, inatla ve ısrarla kaçar dururuz.

Gelecekte hep iyiyi, güzeli, başarıları, para kazanmayı, mal mülk sahibi olmayı, beklentilerin tümünü karşılayacak biriyle evlenmeyi, kusursuz bir yuva kuracağımızı, önceden listelediğimiz özelliklere sahip çocuklarımız olacağını, bizi büyütenlerin, içinde yetiştiğimiz toplumun, devasa boyutlara varan telkinleri ve beklentilerini karşılayan bir iş, bir yuva, bir hayat kuracağımızı….vs. hayal eder dururuz. Bunların gerçekleşmesini bekleriz. Genelde başkaları tarafından tanımlanan “olumlu” şeylerin hayallerini kurarız ve umarız. Bunları, o hayallerde yaşarız, ve besleriz. Kendimizi, hayallerimizdekileri yaşamak zorunda olduğumuza inandırırız. Sonra da bunları yaşayamama olasılığını yaratıp, bunu hayallerimizin yanına koyarız ve korkmaya, tedirgin olmaya başlarız. Ve bir gün gelip de hayallerdekilerin tersi yaşandığında hayattan nefret eder, ne kadar şanssız biri olduğumuzu haykırıp sanki dolandırılan birisi gibi etrafta suçlular arar ve hayatı çekilmez hale getiririz.

Neden sadece, kış mevsimini, yaz’ı hazırlayan, yaz’ı hissetmemizi, anlamamızı, yaşamamızı, kıymetini anlamamızı sağlayan ve kendi içinde de bir çok güzellik barındıran bir doğa mucizesi olduğunu kabullendiğimiz gibi, hayatımızın kışlarını da böyle kabullenmeyiz?

Kışı yaşama olasılığını unutturan ve hep Yaz olsun diyen hayaller, sağlığa zararlıdır.

“…ey inci kırıldığına acınma ..kırılmakla parlayacak,apaydın olacaksın!...”   Mevlana

Salı, Mayıs 15, 2007

hayyam

Bensem:ne bakarsın o yana bu yana?

Kendine gel de düşün, içine bak,

Ben senim sen de ben; aranıp durma boşuna!


Hayyam


Kendini tanımak, çözümlemek konusu aslında bana göre hayatın amacıdır diyebilirim. Varoluşun özünde bu bilinç yolculuğu var. Buna bilincin bir tür evrimi de diyebiliriz.



Her ne kadar Hayyam'ın öldürülme sebebi bu yüksek bilincin dile getirilmesi olsa da , Hayyam bu yolculukta çok ileride olan bir ruhtu ve eminim ki ölüm, bir mükafattı. Aslında ölüm, herşey gibi bir hiçti demek daha doğru olacaktır. O bilinç seviyesinde varlık ile yokluk sizce ayrı şeyler olarak kalabilir mi? Varolmakla yokolmak arasında bir fark hissedilebilir mi?



Varolmak değerli görülebilir mi?

"mutlu olmak varken şu dünyada....."

"Happiness is an illusion; only suffering is real.""Mutluluk bir ilüzyondur; sadece acı gerçektir" Bu sözü okuduğumda aklımdan geçenleri yazmıştım bir kenara, şöyle yazmışım:

Bizlerin hayatındaki asıl sorun, hayale inanılıyor olması. Ya da kendi yarattığımız gerçekliğimiz ile varolmanın asıl gerçekliğinin devamlı çatışıyor olması.



En büyük hayal ise mutlu olmak, devamlı bir mutluluk. Bu, bizlere öğretilen, bize işleyen -aslında- dayatılan bir zihinsel yapıdır ve sonuç olarak genelde otomatik bir refleks olarak tezahur eder. Hazırda bulunan ve hiç değişmeyecekmiş gibi, hiç kımıldamayacakmış gibi benliğimize oturmuş bir zihinsel aktivitedir. Hazırda duran bu tavır, bu zihinsel bağnazlık tam bir kafa keyfidir. Çünkü bunun aksini uygulamayı becerebilmek bir kenara, düşünmek bile hiç de kolay değildir. Bu zorluk yanında, bahsi geen zihinsel sabitlik en sağlam sığınaktır.



Kendimizi bunun gibi,  en uzununundan tutun, en incesine kadar bir çok perdenin arkasına itiyoruz, (ve tabii itiliyoruz da). Ama bu durumun daha korkunç br yanı, bunu görmeye başlamak ama o perdeleri kaldırmanın yolunu bilememek ya da bu arayışı yaşamak ve hatta bunu bile bile çaresizce perdeler eklemeye devam etmektir .



Bir de bu perdelerin varlığının birden görünmesi ve hemen ortadan kaybolması durumu var. Sanki bir ışık parlaması gibi.İleri atılan bir adımın hemen geri çekilmesi hali.


işte, yukarıda yazdığım bu ve bunun gibi sözleri okuduğumda zihnimdeki ışığı biraz daha uzun süre açık tutacak enerjiyi, kuvveti kendimde bulabiliyorum. Bu da, yukarıda bahsettiğim çaresizlik stresini azaltan bir his.



Not: bu yazının başlığı, Ezginin Günlüğü grubunun bir parçasındandı. Ben bu sözün ilk anlaşılan şekliyle yanlış olduğunu düşünürüm. "mutlu olmak varken"  denildiğinde varolmanın ne demek olduğunu görmek, ve hayatta ancak bu şekilde huzurlu olabilmenin kastedildiğini düşünürüm. "Varolmak tecrübesi", işkence olmaktan ancak bu şekilde çıkabilir.









Powered by ScribeFire.



Darwin üzerine

varoluştaki bir diğer özellik ilerleme ve sonsuz devinim olabilir mi?. ve sonsuz bir bilme eylemi midir acaba tüm bu olup bitenler?

içinde bulunduğumuz galaksinin bir sonu olacaktır, ancak bu, bir diğerinin başlangıcı olacaktır. kaç galaksi oluşmuştur ya da yok olmuştur...

bu sonsuz devinimde madde, ilerlemek ister. her isteyiş ise bir yaratmadır.

bu yönelim ile Darwin'in teroileri; yaratılış ve sonsuz devinim oyununun ve onun sisteminin okunması çabasıdır. ve bu çabayı taktir ediyorum. Ancak bu sistemin, onun söylediği gibi, bir üst yapı tarafından oluşturulamayacağı hususunda çok da rahat değilimdir.

Bu noktada şunu ifade etmek istiyorum: Maddenin ilerleme isteği, maddeyi biçimlendiren bir yaratma gücüne, bir değiştirme gücüne sahiptir. tek hücreli bir canlı nasıl oldu da çok hücreli bir hale ve sonrasında çözülmesi neredeyse günümüz teknolojisi ile imkansız olan karmaşık yapılara erişebildi? tetikleyici bilinç neydi?

Darwin'in bu bilme çabasına bakarken aşağıdaki hususa değinmek gerekecektir:
günümüzde yeni oluşan; eski uygarlıkların, bilgi birikimi ve tecrübelerinin derlenmesi ile oluşmuş, tarafsız, uzlaşmacı ve birleştirici bir felsefe mevcut:

insanın kendisine verdiği/vermesi gerektiği kıymet ve insanın düşünce gücü.

insanın istediği taktirde herşeye sahip olabileceği, ya da konsantrasyon ve yönelimin oluşabilmesi ile insanın önünde hiçbir engelin kalamayacağı gibi.

bu gibi tecrübeleri, yoğun ve saf istek üretebilmiş her bireyin yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. insan isterse, bu istek evren için bir emirdir ve bu istek maddeyi şekillendirir, ve sonuçta gerekli koşullar oluşuverir ve istenen şey yaratılır. bu teoride insan denen yaratıktan söz etmekteyiz sadece.

çok kolay cümlelendirdim sanırım ancak, kabaca ve beceriksizce efade ettiğim şey; insan denen maddesel bütün, kendi varlığını kontrol edebilmektedir. kendisi ile bağlantılı diğer maddesel bütünlüğü etkilemektedir. ( aslında bu noktada, bir insan gib ya da bir bardak su gibi birleşmiş maddesel yapılardan söz ederken, bu bütünü oluşturan en ufak maddi yapı taşını düşünmek gerekecektir.)

işte bu bilinç ve bu bilincin etkilediği maddesel işleyişi düşünürsek;


Darwin'in evrim teorisi, maddenin öz amacının, ve bu amaca hizmet eden sistemin okunmasıdır. ve bizler, karmaşık metabolizmamızla maddedinin en üstün seviyelerinde olan yaratıklar olarak istemek-yaratmak eyleminin ilk haline nazaran ivmesi kat be kat arttırılmış haline sahipiz.

darwin, maddenin varoluş amacının, hedefe ulaşırken kullandığı sistemin nasıl işlediğini ifadeetmeye çalışmalıştır. en ufak madde birimi, bir şey ister, ve o şey oluşur.

acı çekmek evrensel bir kanundur

varolmanın temelinde madde olmanın tecrübesi var. Bu ise acı çekmeyi zorunlu kılar. çünkü madde aslına olan zıtlığından ötürü, onu arama ve ona erişme yolunda huzurlu olamaz.



Bu sebeple, varoluş dediğimiz bilme eylemi sisteminin bir kanunu vardır: Acı, bilinç ve irade açıkken tadılmalıdır. O sebeple, canlı bir varlığın bilinç ve iradesinin kaybına sebep olan her türlü uyuşturucu evren tarafından cezalandırılır. Uyuşturucular ruhsal ya da bedensel bir soruna sebep olmakta, acıyı geciktirmesinin ötesinde onu yoketme becerisine de sahip olamamaktadır. Yani uyuşturucu kullanıldığında, bu kaçışa evren bir tür ceza vermektedir. Ancak buna rağmen kaçılan acı, aynen yerinde durmaktadır.





Powered by ScribeFire.

Perşembe, Ağustos 10, 2006

nihayet Canakkale - Altınoluk

24 Ağustos'ta nihayet Canakkale-Altınoluk turunu tamamladım. Ayrıntılara buradan ulalşabilirsiniz.

Perşembe, Mart 30, 2006